Röportaj
Röportaj

Röportaj

TBMM Başkanı İsmail Kahraman
Sayın Meclis Başkanımız, ömrünü milletine hasretmiş bir siyasetçisiniz. Özellikle bu dönemde kamuoyu sizi yakından tanıma imkânı buldu. Üniversite öğrenciliği yıllarınızdan itibaren siyasetle iç içe olduğunuzu biliyoruz. TBMM’nin 20’nci döneminde Refah Partisi milletvekili olarak görev yaptınız. 28 Şubat post modern darbe sürecinde Merhum Başbakan Necmettin Erbakan’ın kurduğu Refahyol Hükûmetinde Kültür Bakanlığı görevini üstlendiniz. 21’inci dönemde de Fazilet Partisi’nden TBMM üyeliğine seçildiniz. 2002 yılında siyaseti kendi isteğinizle bıraktınız. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın davetiyle 1 Kasım 2015 seçimlerinde yeniden siyasete döndünüz ve akabinde TBMM Başkanlığına seçildiniz. Şu anda da Türkiye’nin tarihi değişim ve dönüşümüne hem öncülük, hem de tanıklık ediyorsunuz. Sizin bir önemli yanınız da Rizeli olmanızdır. Malum Rize, aynı zamanda Türkiye’yi yönetenlerin şehri olarak biliniyor. İzin verirseniz bu yönünüzle sizi biraz daha yakından tanımak istiyoruz.

Bir Rizeli olarak; Rize ve Rizeliyi nasıl anlatırsınız? Rize demek meşakkat demektir. Çünkü tabiatı çok sarptır. İnsanlar orada toprağa yayılarak değil, tutunarak yaşarlar. Özellikle benim çocukluk ve gençlik yıllarımda Rize’de yaşamak büyük fedakârlık istiyordu. Çünkü geçim kaynakları son derece kısıtlı idi. Bu nedenle yıllarca Türkiye’nin her tarafına göç vermiş bir şehirdir. Bunun en bariz misallerinden biri sizin ailenizdir. Neredeyse Türkiye’nin her tarafına yayılmış büyük bir ailesiniz. Yayılmanın nedeni, Rize’de geçim imkânlarının kısıtlı olması idi. Göç eden insan gittiği yerde tutunmak için girişimci olur, dayanışmacı olur. Rizelilerde bu özellik son derece baskındır. Bir de çocukluktan itibaren coğrafya ile mücadele ederek hayata tutunmaya çalışmanın kazandırdığı bir özellik olarak Rizeliler son derece dinamik insanlardır. Bir diğer özellikleri de kültürüne ve mukaddes değerlerine bağlı insanlardır. Toplumun yakından tanıdığı Cumhurbaşkanımız Muhterem Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, Rizeli siyasetçi, sanayici, müteahhit, sanatçı, ilim adamı kim varsa hepsinde saydığım özelliklerin tezahür ettiğini görebilirsiniz.

Millî Türk Talebe Birliği’nin yaşamınıza olan etkisi nelerdir?

Milli Türk Talebe Birliği, Cumhuriyet öncesinde kurulmuş ve 1936 yılında kapatılmış bir gençlik teşkilatıdır. 1946 yılında yeniden açılmış ve birçok teşekkül gibi 12 Eylül darbesiyle faaliyetine tekrar son verilmiştir. 2008 yılında faaliyetlerini yeniden başlatan MTTB, bizim fikri aksiyona geçirdiğimiz bir teşekkül olmuştur. O dönemde Türkiye’de sol gençlik, üniversitelerde, basında, sanat dünyasında son derece etkiliydi. Üniversitelerdeki dindar, muhafazakâr, milliyetçi gençlik de MTTB çatısı altında toplanmıştı. 1967-69 yılları arasında başkanlığını yapma bahtiyarlığına eriştiğim MTTB, Türkiye’deki sağ siyasetin bütün renklerinin buluşma noktası idi. O dönemde solculuk çok moda idi. Yerli ve millî olmak neredeyse ayıp sayılıyordu. Bütün dünyayı sol gençlik hareketleri kasıp kavururken, Türkiye de bu hareketlerden payını almıştı. Ülkemizde beka endişesi yaratacak kadar sokağa hâkim olan bu hareketlere karşı, manevi ve millî değerleri savunan gençler olarak bizler vardık. Bizler, Cemil Meriç’in “izmler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir” tespitinden hareketle fikrimizi hayata yansıtmak isteyen gençlerdik. Fikirlerimizi ifade ederken şiddetten uzak durmaya büyük özen gösterdik. Nitekim başkan seçildikten 21 gün sonra 3 Nisan 1967 tarihinde düzenlediğim basın toplantısında, düşüncelerimizi ve tavrımızı şöyle ifade etmiştim:

“Toplumumuz, manevi ve milli değerlerinden koparılmak istenmektedir. Sistematik yıkıcı faaliyetler toplumumuza musallat olmuş, derin yaralar açmıştır. Maraşlı Sütçü İmamların, Nine Hatunların torunları, yarının yürütücüleri olarak Türk gençleri, Batının asi, baş belası olarak tavsif ettiği uzun saçlı erkekler, çıplak kızların taklitçiliğine özendirilerek uçuruma itilmektedir. İlgililerin bu durumu görmesi, uyarması ve tedbir alması elzemdir. Yüksek öğrenim gençliğinin gerçek temsilcisi olan teşkilatımız asli vazifesini yerine getirmek için bütün gücü ile çalışacak ve gençliğin Türklük gurur ve şuuru ile İslamiyet’in ahlak ve faziletini meczeden bir fikriyatla hazırlanması yolunda elinden gelen gayreti gösterecektir…

Türkiye’mizde hepimizi üzen bu günkü umumi durumun asli sebebi ahlakidir, ahlak buhranıdır. Bu buhranın sebepleri meyanında en önemlisi milli eğitim politikamızdır. Milli eğitim politikası küll olarak değiştirilmelidir.”
Basın toplantısında ifade ettiğim hususların hepsini faaliyetlerimize yansıtmaya çalıştım. Bu çerçevede Çanakkale Şehitlerini Anma Günü, Fetih Günü, Ayasofya’da Namaz, Kıbrıs Mitingi, Şahlanış Mitingi gibi o dönem son derece zor olan faaliyetler yaptık. Ayrıca konferanslar, açık oturumlar, anma günleri gibi o dönem gençliğini kendi kökleriyle buluşturacak son derece değerli programlar tertip ettik.
Fikrimizi aksiyona geçirdiğimiz bu çalışmalar ile önemli bir gençlik kitlesine yön verdik ve bir yönüyle de Türkiye’nin aslî kaynağına dönüşüne öncülük etmiş olduk.

Fikrî ve manevi dünyanızın gelişmesinde örnek aldığınız şahsiyetler kimlerdir? Ve onlarla yaşadığınız anılarınızdan bahseder misiniz?

Fikren benim en çok etkilendiğim insan Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Onun hayatı her Müslüman için rehber niteliğindedir.

Bizler her zaman fanatizmin karşısında olduk. Hayatı hep geniş bir pencereden görmeye gayret ettik. Ondan sonra gelen herkes benim için bir nevi tefsir niteliğindedir. Bu minvalde geçmişten günümüze tarihe, kültüre, sanata ve siyasete dair muteber gördüğümüz her kişiyi makbul saydık ve anlamaya çalıştık. Ki bunlardan biri de İstiklâl Marşımızın şairi merhum Mehmet Akif Ersoy’dur.

Fikrî dünyamın şekillenmesinde örnek aldığım şahsiyetlerden biri de şair-üş şuara merhum Necip Fazıl Kısakürek’tir. Bizler onun Büyük Doğu mecmualarını okuyarak ilk fikri bilincimizi edindik. Siyasette Merhum Necmettin Erbakan hocamızdan çok şey öğrendim. Bu arada manevi dünyamın inşasında Mehmet Zahid Kotku Hazretlerinin büyük etkisi olduğunu ifade etmek isterim.

Korku ve endişe sahibi bir millet, geleceğe güvenle bakamaz.

16 Nisan halk oylamasında onaylanan yeni anayasa paketi ve başkanlık sistemi hakkında neler söylemek istersiniz?

Ülkemiz için hayırlı olmuştur. Uygulama sonuçları görüldükçe, değeri daha iyi anlaşılacaktır. Türkiye, halkın yanlış yapabileceği vehmine dayalı parlamenter sistem garabetinden kurtulmuştur. Milletimiz, soğuk savaş döneminden kalma yönetim anlayışını değiştirme iradesine verdiği destekle ayağındaki prangayı söküp atmıştır.

Korku ve endişe sahibi bir millet, geleceğe güvenle bakamaz. Geleceğe güvenle yürüyebilmek için millete özgüven aşılamak gerekmektedir. Türkiye’de parlamenter sistem, atanmışların, seçilmişleri yönetmesi esasına dayalı bir sistemdi. Başkanlık sistemi ile halk yönetime doğrudan katılma imkânı buldu. Türkiye bir şekilde doğrudan demokrasiye geçmiş oldu. Zaten başkanlık sisteminin, tarihî ve siyasi pratiğimizde karşılığı vardır.

Yeni sistem, katmanlar arasındaki hiyerarşik kademeyi kısaltarak yönetim erkinin etkin ve hızlı bir şekilde kullanılmasına fırsat sağlayacaktır. Hükûmet oluşumunda doğrudan halkı öne çıkartmıştır. Özünde yönetene güven yatmaktadır. Yönetenin elini kolunu çözüp, bütün hünerlerini göstermesine fırsat vermektedir.

Ülkemiz 15 Temmuz’da hain bir darbe girişimine sahne oldu. O gece ülkemizde ve Gazi Meclis’te yaşananlardan bahseder misiniz?

Merhum Mehmet Akif Ersoy, Anadolu’nun düşman çizmesiyle kirletilmesinden büyük ıstırap duymuş ve İstiklâl Marşı gibi büyük layihayı milletimize hediye etmiştir. Kendisine “Tekrar yazar mısınız?” diye sorulduğunda “Allah bu millete bir daha İstiklâl Harbi yaşatmasın” diye dua etmiştir.

Benim de 15 Temmuz’a dair söyleyeceğim ilk söz, “Allah bu millete bir daha öyle bir gün yaşatmasın” olacaktır. Hiç beklenmedik bir anda, içimizde, yanımızda durup, dost zannettiğimiz hainlerin ihanetiyle karşılaşmanın üzüntü ve endişesini yaşadığımız bir geceydi. Hedef, Türkiye’yi kaosa sürüklemek ve yönetilemez hale getirip istikrarsızlaştırmaktı.

Cuma günü olması sebebiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi tatildi ve ben de ikametgâhıma geçmiştim. TBMM üyesi birçok milletvekili kendi seçim bölgelerinde olduğu için Ankara’da çok az milletvekili kalmıştı. Ordu içinde bir kalkışma olduğuna dair haberi aldığımda kimsenin teklifi ya da telkini olmadan hemen Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giderek doğrudan Genel Kurulu açtım. Gayem, millî iradenin dimdik ayakta olduğunu ilan etmek ve darbeye karşı kararlı bir direniş sergilemekti. Benimle birlikte bütün parti gruplarından 100’ü aşkın milletvekili de o gece genel kurul salonunda hazır bulundu. Orada hiçbir darbe girişiminin meşru olmayacağını ve TBMM’nin de darbecilere teslim olmayacağını net bir dille ifade ettim. O esnada tepemizde savaş uçakları uçuyordu. Üniformalı teröristler tarafından kullanılan uçaklar, tepemize birkaç tane bomba attı. Böylece İstiklâl Savaşı’nda dahi tek kurşun isabet etmeyen Türkiye Büyük Millet Meclisi, büyük bir hasar aldı. Çatısına ve bahçesine isabet eden bombalara rağmen bizler o gece TBMM’yi terk etmedik. Cumhurbaşkanımız Muhterem Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla halkımızın devletine sahip çıktığını görmenin güveniyle 16 Temmuz günü öğleden sonra bütün parti gruplarının katılımıyla darbeye ve darbecilere karşı ortak bir bildiri yayımladık.

O gece ülkeme ve milletime duyduğum inanç bir kat daha arttı. Milletimizin devletine ve kurumlarına sahip çıktığını görmenin mutluluğuyla, demokrasinin Türkiye’de kökleştiğine ve darbeler tarihinin kapandığına inandım.

Gençliğinden beri sivil toplum kuruluşlarında aktif olarak görev almaktasınız. Sivil toplum kuruluşlarının Türkiye’deki durumu ve geleceği hakkında düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Benim teşkilatçılığım İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuduğum yıllarda Talebe Cemiyeti Başkanlığı yaparak başladı. Daha sonra Milli Türk Talebe Birliği Genel Başkanlığı yaptım. 1985 yılında Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da kurucuları arasında olduğu Birlik Vakfı’nı kurduk. Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı (TGTV) Kuruculuğu ve Mütevelli Heyeti Başkanlığını da yaptım.

Bildiğiniz üzere TBMM Başkanlığına seçilmeden önce Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Geliştirme Vakfı Kurucular Kurulu Üyesi ve Mütevelli Heyeti Başkanlığı görevini yürütmekte idim.Bunların hepsi benim için son derece değerli hizmetler olmuştur.

Sivil toplum kuruluşlarının yaygınlaşması, ülkemiz için son derece yararlıdır. İdeal olan toplumun kendi meseleleriyle ilgilenip, çözüm üretmesidir. Devlet imkânlarıyla çözüm bulunamayan, mevzuatın izin vermediği durumlarda kaynakları, imkânları ve insanları bir araya getirerek yapılan hizmetlerin artması en büyük arzumuzdur. Halkın, teşkilatlanarak görüşlerini yönetime aktarması, yönetimin kararlarını etkilemeye çalışması, demokrasinin kökleşip, güçlenmesine de katkıda bulunacaktır.

Özellikle ABD’de yaygın olan düşünce kuruluşlarının, Türkiye’de olmamasının nedenleri nelerdir? Ülkemizde olmasının faydası olur muydu?

Sorunuzun kısa cevabı, Amerika, bütün dünyayı idare etmeye çalışıyor, Türkiye, kendini idare etmeye çalışıyor şeklinde verilebilir. Biraz ayrıntıya girecek olursak, Amerika ve Türkiye, tarihî geçmişi, siyasi tecrübesi, ekonomik büyüklüğü, sosyolojik yapısı, kültürel birikimi itibarıyla birbirinden çok farklı ülkeler. Amerika, üstünlük sıralamasında her alanda süper güç olarak tabir edilen bir ülke. Buna mukabil Türkiye, mukayeseli olarak Amerika’dan daha geri bir ülke. Amerika, bütün dünyaya hükmetme iddiasına sahip bir devlet. Türkiye ise kendi gönül coğrafyasında ve siyasi hinterlandında etkili olmaya çalışan bir devlet.

Amerika’da 6 bin civarında üniversite var. Bu Türkiye’deki üniversitelerin tam 30 katına karşılık gelen bir sayı. İslam Konferansı’na üye 57 ülkede 1000 kadar üniversite olduğunu düşündüğümüzde Amerika ile sadece Türkiye’nin değil, İslam dünyasının bile mukayese götürmez bir açıklığa sahip olduğunu görürüz. Aynı durum ekonomi için de geçerlidir. ABD’nin 18 trilyon dolar gayri safi milli hasılaya sahip iken, Türkiye’nin gayri safi millî hasılası 700 milyar dolardır. Yani aramızda 20 katı aşkın bir fark söz konusudur. Bütün bunlara başka etkenler de ilave edilebilir.

Rizeli dernek ve vakıfların çalışmalarını nasıl buluyorsunuz ve sizce yeterli midir? Ayrıca Kopuz Ailesi ve Kopuzlar Vakfı hakkında da duygu ve düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Hemşehrilerimin faaliyetlerinden her zaman haber alıyorum. İmkân buldukça faaliyetlerine iştirak etmeye çalışıyorum. Sık sık ziyaretime gelmelerinden de çok memnun oluyorum. Vakıf, bizim medeniyetimizin en önemli kurumlarından birini oluşturmaktadır. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma kültürünü yaşatmak gayesiyle kurulan bu müessesenin bir örneği de Kopuzlar Vakfı’dır. Rizeli gurbet insanıdır. Şehrinde bulamadığı ekmeğini ülkemizin diğer şehirlerinde bulmak için memleketinden ayrılmıştır. Ama birbirlerini de unutmamışlardır. Kopuz ailesinin de bunlardan biri olduğunu biliyorum. Türkiye’nin en büyük ve köklü ailelerinden biri olan Kopuz Ailesi, 1993 yılında meydana getirdiği teşekkül ile eş, dost, akrabalarının buluşmasına vesile olmuştur. Hayırda yarışan insanları her zaman hayır ile yâd ediyor, çalışmalarınızda üstün muvaffakiyetler diliyorum.

(0216) 339 29 53
info@kopuzlarvakfi.org.tr
KADIKÖY / İSTANBUL
Mehmet Akfan Sk. Koşuyolu Cad. No:25