Röportaj
Röportaj

Röportaj

Müsteşar Kenan İpek
Sayın müsteşarım, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Adalet Bakanlığı’nda uzun süredir hizmet vermektesiniz ve bir dönem de Adalet Bakanlığı da yaptınız, bu süreçten bahseder misiniz?

5 Ekim 1959 tarihinde Rize'de doğdum. İlk, orta ve lise eğitimini sırasıyla Rize Pazarköy İlkokulu, İstanbul Oruçgazi Ortaokulu ve Pertevniyal Lisesi’nde tamamladım. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1982 yılında mezun oldum. Akabinde 1983 yılında İstanbul Adlî Yargı Hâkim Adayı olarak mesleğe başladım. Sırasıyla Antalya, Mardin/Savur, Bolu/Seben, Antalya/Elmalı Cumhuriyet Savcılığı yaptım.

Bu görevlerin ardından Adalet Bakanlığı’ndaki görevlerim başladı. Burada da sırasıyla İşyurtları Kurumu Dairesi Başkanlığı, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü ve Adalet Bakanlığı Yüksek Müşavirliği görevlerinde bulundum. 1 Ocak 2014 tarihinden sonra da Müsteşarlık görevini üstlendim. 6 Mart 2015 gününe kadar Müsteşarlık görevini yürüttüm. 62. ve 63. Cumhuriyet Hükümetinde Adalet Bakanlığı görevi tarafıma tevdi edildi ve bu görevi üstlendim. 25 Kasım 2015 tarihinden itibaren tekrar Müsteşarlık görevine döndüm. O günden bu güne de görevimi sürdürme çabasındayım.

Tarih boyuncu Türk milleti adaleti ile anılmıştır. Biz Türkler için adalet ne anlama geliyor?

Bizde millet olarak adalet duygusunun derinliğini ve büyüklüğünü ifade etmek için kelimeler yetmez diyebilirim. Yani adalet, hukuku kapsar; hukuk kanunları kapsar. Millet olarak adaleti dünyanın dört bir yanına yayma çabamız fetihlerle mümkün oldu. Biz biliyorduk ve biliyoruz ki, bir millet ve devlet adaletten ayrıldığı zaman felaketlerle karşılaşacaktır. Bizim yüksek adalet duygumuzun istilacılara, yağmacılara, talancılara, düzen bozanlara, zalimlere ve bütün haktan sapanlara, adaletten uzaklaşanlara, adaleti ifsat edenlere bir mesaj verdiğini de görüyoruz. İnancı, fikri, kökeni ne olursa olsun, insanlara bu dairede yer aldıkları sürece bir adaletsizlik musallat olamaz. Adil bir devlet, ancak yüksek adalet duygusuna sahip bir milletin eliyle kurulabilirdi. Bizim tarihte kurduğumuz devletlerin adil olmalarındaki temel etken, sahip oldukları ahalinin yani milletin adalet beklentisi, bu beklentiyi ruhuyla, kalbiyle, hayatının pratikleriyle zerresine kadar ortaya koyan bir tavır ve netlik içermektedir.

16 Nisan halkoylaması ile kabul edilen anayasa değişikliğinin yargı alanına getirdiği değişikliklerden bahseder misiniz?
Öncelikle milletimizin yine bir demokratik olgunlukla sandığa gittiğini ve iradesini ortaya koyduğunu belirtmemiz gerekiyor. Değişikliklerin lehinde olanlar ile olmayanların ayrımı o akşam sandıklar açıldığında bitmiştir. Zira “hayır” diyen de, “evet” diyen de milletin unsurudur. Bir ayrım kabul etmemiz mümkün değil. Yarışan siyasi aktörlerin, sonuçlar açıklandıktan sonraki iddiaları artık farklı bir boyutun tartışmasıdır. Biz millet olarak bu değişiklikleri kabul ettik. Yenilenme yönünde bir irade oluştu.

Öncelikle belirtmemiz gereken yenilik “yargının tarafsızlığı” konusu. Anayasanın 138. maddesinde yargının bağımsızlığını düzenlenmiştir. Teorik açıdan baktığımızda bağımsızlık diğer erklere yani kuvvetlere karşı bir koruma kalkanıdır. Yasama ve yürütme karşısında, bu kuvvetlerin yargıya emir ve talimat veremeyeceği yönünde bir güvence verilmiş ve bu durum “bağımsızlık” olarak formüle edilmiştir. Yine teorik açıdan bakıldığında “tarafsızlık” hem kurumsal olarak yargının hem de yargı mensubunun bizzat kendisiyle ilgili bir durumdur. Ancak anayasadaki boşluk yargıya ve yargı mensubuna tarafsız olma yükümünü yüklememiştir. Bu nedenle son dönemde de görüldüğü üzere farklı sorunlar çıkmış, yargı mensuplarının bir kısmı inanç, ideoloji veya kendi grubunu öne almaya çalışmıştır. Böylelikle tarafsızlıklarını da kaybetmişlerdir. İşte “bağımsızlık” güvencesi yanında “tarafsızlık” yükümlülüğünün eklenmesi bu bakımdan büyük önem taşımaktadır.
Bir diğer yenilik de yargıdaki çok başlılığın kaldırılması ve bu çerçevede askeri mahkemelerin kapatılmasıdır. Anayasamızın 10. maddesinde kanun önünde eşit olmak konusu düzenlenmiştir. O halde aynı suçu işleyenin sivil veya asker olmasında neden bir ayrıma gidilir ki? O yüzden askeri mahkemelerin kapatılması, bu mahkemelerin görev alanına giren uzmanlık gerektiren konuların sivil mahkemelerdeki iş bölümü çerçevesinde çözüme kavuşturulması öngörülmüştür. Tek devlet diyorsak, yargının da tek bir yoldan ilerlemesi gerekmektedir. Artık disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kurulamayacak..

Yeni düzenlemeler ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısı değişiyor. Öncelikle kurulun adında yer alan “yüksek” ifadesi kaldırılıyor. 22 asil üye ve üç daireden oluşan kurulun üye sayısı 13 üyeye, daire sayısı ikiye düşürüldü. Üyelerin seçim usulü de yenilendi. Burada değinilmesi gereken en önemli yenilik, 2010 Anayasa değişiklikleri ile getirilen, yargı mensuplarının sandığa giderek üye seçmesi usulü kaldırıldı. 7 üye TBMM, 4 üye de Cumhurbaşkanı tarafından uygun nitelikleri taşıyanlar arasından seçilecek. Adalet Bakanı, kurulun yine başkanı, Adalet Bakanlığı müsteşarı da doğal üye olarak kalmaya devam edecek.

Anayasa Mahkemesinde ise yine HSYK kadar olmasada kısmi değişiklikler olacak. Öncelikle 17 olan üye sayısı 15’e düşürüldü. Askeri mahkemelerden gelen üyelerin yerine sivil yargıdan seçim yapılması getirildi.

Yargılamanın hızlanması için çalışmalarınız oldu. Bu anlamda İstinaf Mahkemeleri kuruldu, arabuluculuk ve uzlaşma sistemleri getirildi. Bu sistemlerin yargılamaya etkileri nasıl olmuştur; ek tedbirler alacak mısınız?

Yargılamaların hızlanması ve iş yükü bağlamında iki temel yaklaşımımız oldu. 2015 yılında Bakanlığımızca hazırlanan ve kamuoyuna ilan edilen yeni Yargı Reformu Stratejisinde bu yönde kapsamlı hazırlıklar yer alıyordu. O günden bugüne bu belgedeki bir çok hususu hayata geçirme imkanımız oldu. Bu meselenin iki açıdan ancak halledileceği düşüncesindeydim. Bugün de bu inancımı muhafaza ediyorum. Birinci aşamada, yargıya intikal eden davaların azaltılması gerekiyordu. Yani her anlaşmazlığın mahkemeye geldiği bir ülkeyiz. Bu doğru bir uygulama değil. Hem mahkemeler açısından, hem de mahkemeye kadar gelmiş olmak insanlar arasında ilişkileri koparacak bir risk de taşır. O yüzden mahkeme öncesinde aktif hale getirilmek üzere alternatif çözüm yollarını gündeme aldık. Bu kapsamda dar çerçevede uygulanan Arabuluculuk uygulamasını giderek genişleyen bir alana çektik. Her geçen gün yükselen ve yaygınlaşan bir çözüm yolu arabuluculuk. Arabuluculuk ile ilgili çalışmalarımız nihayete erdiğinde hem Türk yargının önemli bir iş yükünü kaldırmış olacağız, hem de aynı oranda uyuşmazlığı mahkemesiz bir şekilde çözüme kavuşturma imkanı getirmiş olacağız. Ben bunun ülkemize yakışır bir sistem olduğunu düşünüyorum.

Ceza uyuşmazlıklarında uzlaşmanın etkinleştirilmesi yönünde bir hedefimiz vardı. Bu bağlamda önemli adımlar attık. En son Bakanlığımız bünyesinde “Cezada Alternatif Çözümler Daire Başkanlığı”nı kurduk. Bu başkanlık eliyle uzlaşma çalışmalarının koordinasyonu çerçevesinde etkin, verimli ve yaygın kullanılması için çalışmalar yürütüyoruz.

Yine büyük ticari uyuşmazlıklar için İstanbul Tahkim Merkezinin etkinleştirilmesi, tüketici hakem heyetlerinin kapsam alanının genişletilmesi yönünde çalışmalarımızın da hayata geçmesi ile yargıdaki iş yükü daha gelmeden azalmış olacak.
Sorunun ikinci boyutu da, yargıdaki mevcut iş yükünün verimli, etkin ve hızlı bir şekilde çözüme kavuşturulmasıdır. Bu işin olmazsa olmazı mekan ve insandır. Gerek hakim-savcı gerekse de diğer personel alımları ile bu anlamda açıkları kapatma çabasındayız. Diğer yandan son on beş yıldır süren yeni adliye yapımına devam ediyoruz. Bunlara ilave olarak örneğin yargımız için gerçekten devrim niteliğinde bir husus olan makul yargılama sürelerinin belirlenmesi çalışmamızı pilot uygulamalarında ardından yaygınlaştıracağız. Buna göre artık vatandaşımız açtığı davanın yaklaşık olarak ne zaman biteceği konusunda bir kanaat sahibi olacak.

Bu alanda Türk yargısı için tarihi öneme sahip yenilik ise İstinaf Mahkemeleri dediğimiz Bölge Adliye Mahkemelerinin ve Bölge İdare Mahkemelerinin geçen yıl itibariyle hayata geçmiş ve faaliyetlerine başlamış olmalarıdır. İstinaf Mahkemeleri ile ilk derece mahkemeleri ve temyiz merci olan yüksek yargının bulunduğu ikili sistemden, bu iki yapı arasında ihdas edilen istinaf ile, üçlü bir yapıya geçtik. Böylelikle, vatandaşlarımızın haklarını elde etmeleri açısından önemli bir mekanizma daha kurmuş olduk.

Halk nezdinde yargıya güven inişli çıkışlı bir seyir izliyor. Bu konuda ne gibi çalışmalarınız var?

Yargıya güvenin inişli-çıkışlı bir seyir izlediği ne yazık ki herkesin malumu. Bunun nedenlerini analiz ettiğimizde karşımıza belli önemli hususların çıktığını belirtmemiz gerekiyor. Son 3-3.5 yıla kadar “yargıda gruplaşma-kadrolaşma” çerçevesinde görüş beyan ediliyordu. 2014 başından itibaren tüm kamuoyu da gördü ki, bu basit bir gruplaşma değil! Türk yargısı da dahil olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tüm kurumlarına sızarak bunları ele geçirmeyi amaçlayan bir istihbarat yapılanmasıdır. Yargıya güven iki boyutta azaldı. FETÖ mensuplarının yargının kilit noktalarında etkin oldukları dönemde kritik davalarda ortaya koydukları tavır, sergiledikleri tutum kadar, belli konumdaki insanlara yaklaşımları da kamu vicdanını yaraladı. Kendilerinden olmayan yargı mensupları ile kamuoyu önünde tutuştukları kavgaları tüm halkımız ibretle ve şaşkınlıkla izledi. Yargıya güveni son dönemde sarsan durum ise, yargının bu derece bir gücün, hem de gayri milli bir ihanet merkezinin eline nasıl geçmiş olduğu kafaları karıştırmıştır. Yargıya ilişkin olarak eğer bir güvensizlik varsa, bu kanlı terör örgütünün buralarda bu kadar yer edinmiş olmasından ve buna şahit olmaktan kaynaklanan bir hayal kırıklığından söz edilebilir. Bu gün FETÖ üyeleri ile yapılan mücadelenin bir ayağı da yargıda sürmektedir. Buna bir anlamda güven tazeleme, güveni ayaklar altına alanlardan bunun hesabının sorulması olarak da bakılabilir.

Bir diğer husus ise yargıda gruplaşmaların varlığı ile ilgili belli tereddütlerdir. Ülkemizin sahip olduğu sosyal şartlar fikrî, ideolojik veya dinî bir takım yorum farklılıklarını da ortaya çıkarmaktadır. Bu yorum ve çözüm önerilerindeki farklılık kitleselleştiğinde bugün sözü edilen sosyal veya siyasi yapılar ortaya çıkıyor. Bunların kendi alanlarında kaldığı sürece, FETÖ’nün yaptığı hataya düşüp herşeyi kendi kontrollerine almak yönünde bir hevesleri olmadığı sürece gruplaşmaların aşılabilir olduğuna inanıyorum. Bu açıdan kamuoyunda kimi çevrelerin büyük bir abartı ile yargıyı bölmeye, bölünmüş göstermeye çalışmaları anlamsız bir çaba. Ülkemizin sahip olduğu sosyal ve siyasi şartlar elbette yargıya da yansıyacaktır. Önemli olan bu inanç ve görüşlerin, başka inanç ve görüşlerle çatışmaması, tek başına mekanizmayı ele geçirmeye çalışmamasıdır. Ben bunların FETÖ gibi bir temayüle gireceğini sanmıyorum. Zira millilik unsuru olan her yapı bir şekilde hatadan, yanlıştan dönme potansiyeline de sahiptir aynı zamanda.

Avrupa Birliği ülkelerinde terör örgütü üyeleri ile ilgili çoğunlukta Türkiye’nin aleyhine karar çıkmaktadır. Bununla birlikte bu ülkeler Türk mahkemelerinin bağımsızlığı ile ilgili yoğun eleştiriler yapmaktadır. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son dönemde yaşadıklarımız Avrupa Birliği ülkeleri ile yaşadığımız sorunların net olarak ortaya çıkmasına, görülmesi ve anlaşılmasına neden oldu. Son dönemde yaşananlara kadar, AB çevrelerindeki siyasi tutumları ve kararları kendi içimizde bile bir türlü izah edemiyor, anlaşamıyorduk. Özellikle referandum sürecinde, bir çok AB ülkesinin Türkiye’nin iç işlerine karışırcasına süreçte taraf olmaları, ayrımcı beyanlar dillendirmeleri, ayrımcı uygulamalar ortaya koymaları aslında Türkiye olarak bizim tezlerimizin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha ortaya koymuş oldu. Türkiye, demokratikleşme açısından AB ve üye ülkelerce kıskaca alınmak isteniyordu. Biz, tezlerimizin haklı olduğunu, terörle mücadelede belli yol ve yöntemlerin kaçınılmaz olduğunu ifade ediyorduk. Bakın çeşitli Avrupa ülkelerinde belli merkezlere terör saldırıları oluyor. Bizde de oldu. Bu ülkelerin bu saldırılar sonrasındaki aldıkları sert tedbirlerin hangi demokrasi, hangi hukuk ve hangi yasa ile açıklanabileceğini söylesinler. Maalesef ortada iki yüzlü ve tutarsız bir tutum var. Türkiye olarak açıkçası bunu sindirmekte zorlandık. 15 Temmuz sürecini hatırlayın. Günlerce, haftalarca sustu bu çevreler. Devletimizin, hem kendini, hem de milletini korumak adına aldığı tedbirler konusunda AB ülkeleri yine üst perdeden konuşmaya başladı. Kendilerine sorduk, “Böyle bir saldırı sizin ülkenize yapılsaydı siz ne yapardınız?” Bu konuda makul bir cevaba rastlamadım. Bakın mülteciler konusunda sözlerini yerine getirmediler. Bir çok konuda sadece tutarsız ve ilkesiz değiller, artık sorunları şiddet ve ayrımcılık ile çözme yolundalar. Bu da açıkçası Avrupa için endişelendiriyor. Avrupa, bu zamana kadar savunduğu değerleri şu an ayakları altında çiğniyor. Avrupa demokrasisinin tehlikede olduğunu görüyoruz. Ayrımcılık, faşizm, şiddet yükselişte. Bugün için bir sorun olmayabilir, ama bunlar gelecek için açıkçası büyük sorunlar için tohumdur.

Mahkemelerimizin bağımsızlığı konusunda soru soranlara kendi mahkemelerinin durumunu sormak zorundayız. Bu mahkemeler başka ülkenin mahkemesi değil, Türkiye Cumhuriyetinin mahkemesidir. Elbette yeri geldiğinde devletinin, milletinin bekası ve hakkını koruma tarafında olacaktır. Bununla birlikte adaletinden de kimse şüphe edemez. Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde 15 Temmuz benzeri bir kanlı kalkışma olsaydı, o ülkede mahkemelerin, devletin diğer kurumlarının vereceği refleksleri tahmin bile edemeyeceğimizi düşünüyorum.

15 Temmuz darbe girişimi ve darbenin bastırılmasında Türk yargısının rolü hakkında neler söylersiniz?

Millet ve devlet olarak 15 Temmuz gecesi büyük bir felaketin eşiğinden döndük. O gece şehit ve gazi olan kardeşlerimiz var. Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum, gazilerimize hayırlı ve sağlıklı bir ömür temenni ediyorum.

15 Temmuz gecesinin tartışmasız birinci kahramanı milletimizdir. Hiçbir hesaba girmeden, hiç bir ideolojik veya fikri ayrıma bakmadan silahlara karşı duran, tankların karşısına dikilen bir milletimiz var. Ne kadar gururlansak az, diye düşünüyorum. Böyle kahraman bir milletin ferdi olmak, dünyanın farklı bölgelerindeki insanların da isteyeceği bir şeydir.
Sayın Cumhurbaşkanımızın ferasetli ve cesur tavrı yanında, siyasi parti liderlerimizin sağduyulu tutumu, TSK’nın hukuka bağlı ve milli kısmını oluşturan ana yapısı, FETÖ’den dolayı mağdur olan kurumlardan Emniyet mensuplarımızın görevleri başında olmaları ve daha sayılamayacak kadar önemli kişi ve kurum bulunuyor.

Olayın başından itibaren içinde olan birisi olarak söylüyorum, emin olun yargımız darbe girişiminin püskürtülmesinde en büyük rollerden birisini yerine getirmiştir. Herşeyden önce demokrasiden, hukuktan, millet iradesinden yana durarak önemli bir tavır alması önemli görülmelidir. Sonrasında ise hızla alınan göz altı ve yakalama kararları açıkçası darbe girişimini motivasyon olarak çökertmiştir. O gece bu kararları uygulayan emniyet güçlerimizin eli güçlenmiş, hukuk bizden, yani milletten yana olmuştur.

Daha önce vesayetten yana duran bir kısım yargı mensubunun daha sonra FETÖ mensubu olduğu anlaşıldığında, darbe yapmaya kalkan yargıdan darbe engelleyen yargıya geldiğimizi mutlulukla ve gururla söylemek gerekiyor.
Bir Rizeli olarak Rize ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Zor bir coğrafyanın insanlarıyız. Hayatımızın o coğrafyada mücadele ile geçiyor olması kimileri için kötü bir durum olarak görülebilir. Oysa bu durum bize, bölge insanı olarak bir karakter kazandırmıştır. Bu karakter, bize farklı sahalarda ve bölgelerde öncü, değişimci ve yenilikçi olmayı ve bunların mücadelesini verme özelliği kazandırıyor, inancındayım.
Güzel, insana huzur veren ve herşeyden önemlisi bir karış toprağın bile kıymetli olduğunu gösteren bir şehir Rize. O yüzden Rize’nin evlatları vatanseverlikte her zaman önlerde olma çabasında olmuştur.

Kopuz ailesi ve vakfımızın yayın organı dergimiz hakkında duygu ve düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Bir aile vakfı kurmanız, bu kapsamda bir dergi çıkarmanız takdire şayan bir fikir. Günümüzde ailelerin çekirdek aileye dönüştüğü, geleneksel aile bağlarının unutulduğu hatta önemsenmediği bir süreci de yaşıyoruz. Böyle bir süreçte geniş ve geleneksel aile kökleri üzerinden ilişkiler kurmanız, bir araya gelmeniz gerçekten önemli. Bu birliktelik her şey den önce bir gönül birlikteliği. Bunun sürdürülebilir olması önem taşıyor. Sizler bunun güzel bir örneğini sergiliyorsunuz.
İnşallah hayırlı ve güzel işler yapmaya ve bunlara vesile olmaya devam edersiniz. Çalışmalarınızda ve faaliyetlerinizde başarılar diliyorum. Derginize de yayın hayatında başarılar diliyorum.

(0216) 339 29 53
info@kopuzlarvakfi.org.tr
KADIKÖY / İSTANBUL
Mehmet Akfan Sk. Koşuyolu Cad. No:25